Toplumsal ve bireysel kimlikleri, coğrafya ve tarihe dair anlatıları kurgu olarak ele alan sanatçı Kutluğ Ataman, İKSV’nin düzenlediği Tiyatro Festivali’ne son projesi SILSEL ile katıldı. Sılsel performansı Aramice’de kanat çırpması anlamına geliyor ve Mardin’de rivayete göre çeşitli baskılardan dışarı çıkamadıkları için Süryanilerin evlerinin tavanlarına yapılan gökyüzü tasvirlerine de Sılsel deniliyor. 12-30 Mayıs 2012 tarihlerinde İstanbul’da Galata Rum İlköğretim Okulu’nda gerçekleşen Sılsel projesinde ziyaretçilerden 45cm eninde bir kumaş parçasına, istedikleri herhangi bir şekilde, Türkiye’ye hitaben bir dilek veya eleştiri mektubu istendi. Ortak performansa katılanlar, salonun ortasındaki tek sandalyeye oturarak giderek uzayan bu rengarenk kumaş şeridine mektuplarını dikip eklediler. Haziran’dan beri ilk kez Türkiye’den bir galeri ile çalışmaya başlayan Kutluğ Ataman ile ‘Sılsel’in kapanmasına bir gün kala Galeri Manâ’da projeyi konuştuk.
Yoğun geçen bu süreç sırasında Ataman ayrıca bugüne kadarki bütün üretimini içeren arşivi SALT Araştırma’ya devretti; sanatçının filmleri ve güncel sanat işleri araştırılabilir ve izlenebilir hale geldi. Ataman önümüzdeki sene 2011’de 12. İstanbul Bienali ile başladığı fiction serisi üzerinde çalışmaya devam edecek.
Karşılaştırmalı bir soru ile başlamak istiyorum: Sizin yaptığınız video portrelerde özel alana dair bir şeyin keşfi söz konusu, bir mahremiyet var. ‘Sılsel’de ise katılanların kamusal yüzü ön planda. Onlardan Türkiye ile ilgili dileklerini paylaşmalarını istiyorsunuz. Bu da mahrem olanın tam zıttı. Neden tam ters yöne gitmek istediniz?
Birincisi, benim kişilerin kendi kendilerini nasıl inşa ettikleri üzerine yaptığım işler ile bu iş arasında aslında bir paralellik var. Çünkü, ben kameranın önünde o kişilerin kendilerini nasıl inşaat ettiklerini gösteriyorum ve sonuçta kamera işin içine girdiği vakit ben özel alana girmiyorum, özel dediğimiz alan inşa ediliyor. Hepsi o işlerin bir film haline gelip montajdan geçeceğini, insanların önüne çıkacağını biliyorlar.
Yağlı boya portre geleneğinde portre öznelerinin yanında sembolik objelerin de resmedilmesi ve bu objeler üzerinden kimliklerinin okunmasını istemeleri, kendilerini sahnelemeleri gibi...
Kesinlikle. Mesela ‘semiha b. unplugged’ işime bakarsanız orada bir yatak odası var ama yatak bir sahne. Oynama söz konusu. Onun için zaten Türkiye’de herşeyi birbirine karıştırdılar. Belgesel dediler Türkiye’de bu tür sanat işlerinin tanınmadığı zamanlarda. Ve aslında o birbirine karıştırma zaten benim işim. Gerçeklik dediğimiz ya da gerçeklik diye inandığımız şeyin aslında tamamen oynanan, inşa edilen bir şey olduğunu gösteriyorum. ‘Sılsel’de de bir gökyüzü inşa ediliyor ve biz kişilerin bunu inşa etmesini bekliyoruz. Kişiler kendi sılsellerini getirip bir legonun parçaları gibi birleştiriyorlar. Ama burada da şöyle bir dinamik işin içine girdi: bizim ülkemizde “kişi” nosyonu hâlâ çok daha resmi olduğu, “kişi” olmaya daha cesaret edilemediği için, çok demokratik bir örgüt bile ‘Sılsel’e katıldığında her bir üyesi tek tek değil de, Taksim’de Atatürk Anıtı’na çelenk koyarcasına birini göndererek katıldılar. Aslında fazlasıyla demokratik, özgür ve sivil olan, ve olmanın gerekliliğini politik olarak savunan organizasyonların bu şekilde askeri kafayla davranıyor olmaları çok güzel birşey bir taraftan. ‘Sılsel’in esas gücü burada.
Bu tür dinamikleri, tutarsızlıkları ortaya çıkardığı için mi?
Aynen öyle. Ben hep Bayeux halıları örneğini veriyorum. Bu bir duvar halısı olarak yapılmış, ama ister istemez, şans eseri olarak tarihi bir belgeye dönüşmüş. ‘Sılsel’e de 100 yıl sonra bu tür bir analizle bakılacağı zaman, orada bütün bunların görüleceğini düşünüyorum. ‘Sılsel’ aslında bir tarihi doküman, bir kesit. Çok tuhaf; mesela şu an muhafazakar bir parti var, esas dinamiklere o hakim ve şu değişecek bu değişecek diyor ama bunu muhafazakar bir söylemle yapıyor. Öbür tarafta çok özgürlükçü söylemleri olan sivil toplum örgütleri var.
Ama içselleştirdikleri militarist bir davranış biçimi söz konusu.
İşte bu formatlama. Buranın muhafazakarı da, ilericisi de, solcusu da formatlanmış. Militarizm ve Kemalizm’le formatlanmış, bu yüzden anlamıyor. Bu da onun suçu değil, beynindeki dünyayı algılama mekanizmaları uzun süre iktidar olduğu için meydan okunmamış, kırılmamış ve alışmış dünyayı böyle görmeye. Bu da çok korkunç bir şey aslında. Bunun tam tersi de olabiliyor tabii. Muhafazakar değiştirmek istiyor, (aslında çok büyük bir oksimoron) büyük bir devrim yapıyor Türkiye’de halihazırda ama birden bire “Muhafazakar sanatı yaratacağız” diyebiliyor. Bu da Jakoben formatlamadan gelen bir hata; hata veriyor program. O da tepeden inerek “Yaratacağız” diyor, aynen “Türkiye’de batı kültürünü yerleştireceğiz, Türkiye’ye yeni bir alfabe vereceğiz” demek gibi. Ve savaştığı formatı alıp onu kullanmaya başlayıveriyor birdenbire çünkü başka bir dil bilmiyor.
Bu yüzden yenilik dediğimiz şeyler, aydınlanma denen o iğrenç laf, bütün bunların hepsi aslında bir hissiyat şeklinde dışarıdan geliyor. Çünkü biz içeriden yaratmıyoruz ve o formatın gerekliliğini anlayamıyoruz. Çok enteresan bir ülke burası. Eğer Türkiye böyle bir ülke olmasaydı benim gibi biri buradan çıkmazdı. Burası hayatın tiyatrosu, sahnesi. Bu sahne üzerinde yazarını kaybetmiş karakterler oynuyor, karakterini kaybetmiş yazarlar senaryolar arıyorlar. Bir müsamere mi, tiyatro mu, yüksek sanat mı, saçma politikalar mı? Bütün bu kaynayan durum beni çok besliyor, elimi attığım an bir şey buluyorum. O yüzden çok kolay bu ülkede sanatçı olmak!
Bana öyle geliyor ki özellikle yakın dönemde sanatçı olarak biraz daha angaje entelektüel rolünü üstlendiniz. Son zamanlarda Twitter’da yazdıklarınızı takip ediyorum. Politik olarak daha mı aktifsiniz, kendi görüşlerinizi kamusal olarak eskiye oranla daha mı çok paylaşıyorsunuz? ‘Sılsel’ projesi de önceki işlerinizde karşılaştırıldığında daha aktivist bir pozisyondan devreye girmenin sinyallerini veriyor diyebilir miyiz? Bu yeni bir şey mi?
Hayır, hiçbir şey değişmedi. Yeni bir şey de yok. Semiha Berksoy’un hiç unutmadığım bir sözü var, ondan öğrendiğim bir şey: “Benim sanatım politikamdır” derdi. Ben sanatçı olarak toplumda varolan dinamiklerin bir çeşit çevirisini yapıyorum, onları daha anlaşılır, daha görünür kılıyorum. Ya da bazı noktalarını ortaya çıkartıyorum, altını çiziyorum. Sizin şu an beni daha politik olarak angaje görmenizin sebebi Türkiye’deki krizin yükselmesi. O dalgayla beraber ben de yükseliyorum.
Sanata gelince, maalesef şöyle bir durum var: biliyorsunuz Türkiye’de bundan yaklaşık 15 yıl önce biz sanat yapmaya başladığımız vakit (biz derken kastım ben ve benden önce başlamış insanlar), ticari ayağı yoktu bu işin. Bienalin açılışına 800 kişi ya gelir ya gelmezdi, sonrasında 2-3 kişi gezerdi. Şimdi öyle değil, bir moda haline geldi. Teşvikiye’de her sokakta 5-6 tane galeri türedi. Çok kötü işler üretilmeye başlandı. Şu an Türkiye’de çok kötü ve anlamsız bir sanat üretimi de var. Bugün üretilen işlerin %98’i yarın öbür gün çöpe atılacak sanat. Dünyadaki söylemin devamı ya da bu söylemi yönlendiren sanat Türkiye’de %2-3 ve çok küçük bir kesim tarafından anlaşılıyor. Ama yaşıyor ve çok güçlü. Bundan 10-15 yıl önce düşünülemezdi ama Türkiye’de çağdaş sanat dediğimiz zaman dünyaya hakim noktalardan biri.
Şöyle bir örnek verebilirim: Çocukken ben pul koleksiyonu yapardım. Bir ülkelerin pulları vardı, bunlar genelde çirkin olurlar. Bir de rengarenk, üzerinde çiçekler, papağanlar olan üç boyutlu pullar vardı. Çocuk olarak tabii bunlar benim hoşuma giderdi. Hangi ülkelere ait olduklarını bilmiyordum, üzerlerinde birtakım Karayip ya da Afrika ülkelerinin isimleri olurdu. Aslında bunlar sahte, fantezi pullardı ve daha pahalıydı, biz de bunları biriktirirdik! Hiçbir değerleri yoktu. Hatta hatırlıyorum, daha sonra ben bu pulları satıp babama bir kravat almıştım. Bir daha satıldığında hiç para etmiyor yani.
Şimdi Türkiye’deki sanat patlamasını da ben buna benzetiyorum biraz. Bu renkli pullardan fazlasıyla var etrafta. Birçok zengin insan, hiç olmayacak işleri kamyonla satın alıyorlar. Neden bu paraları harcıyorlar hiçbir fikrim yok ama size açıkça söyleyeyim: o koleksiyonlar ellerinde patlayacak, duvar kağıdı yapacaklar. Çünkü Türkiye dünyaya hiçbir şekilde entegre değil ve hiçbir kültür kendi kapalı sistemini bu yeni, global dünya düzeninde sürdüremez. “Bu, Türk sanatının önemli bir referansı” diyemezsiniz, artık öyle bir şey kalmadı. O modernizmde kalmış bir şey. Türkiye’deki modernizmi yönlendirmiş o türden üçüncü sınıf sanatın müze referansları zaten oluştu ve bitti. Bunu Santralistanbul’un açılış sergisinde gördük. O sergi modernizmi tanımladı ve bitirdi bence. O noktadan sonra bu tür işleri Türkiye’de göstermek ya da koleksiyonunu yapmak, olmayan ülkelerin sahte pullarının koleksiyonunu yapmak gibi bir şey.
‘Sılsel’e geri dönersek; sizin ‘Peruk Takan Kadınlar’ gibi bir işinizle karşılaştırıldığında ‘Sılsel’de daha doğrudan bir yöntem var. İzleyiciden muhatabı Türkiye olan bir dilek veya eleştiri mektubu isteniyor. Kurulan ilişki daha dolaysız ama bir yandan da kamusal maskelerin takıldığı bir politize olma durumu gibi geliyor bana.
Hayır, öyle değil çünkü ‘Sılsel’e gidip baktığınızda insanların iç çamaşırlarını da dikip astıklarını görebilirsiniz. Mutlaka politika yazıları yok ki orada. ‘Sılsel’e yakından baktığınızda peruklarını takmış travestiler de var, hastalık sorunlarını anlatan insanlar da var, “Galatasaray Cim Bom Bom” yazan da var. ‘Sılsel’in sivil bir tarafı da var ama dediğim gibi o çelenk koyma hastalığımızı da yansıtıyor. Ben ne yapabilirim? Toplum böyle. Ben sadece bunun çevirisini yapabilirim.
Ayna tutmak gibi...
Ayna tutmak ya da bazı yerlere büyüteç tutmak gibi. Bir örnek daha vereyim: Dünyaya semioloji mantığıyla bakabilmek çok önemli bence. Bu bizde daha yerleşmiş birşey değil. Zannediyorum 90’lı yıllarda, Açık Radyo açıldı. O zaman Türkiye’de radyolar yasaktı, tek televizyon kanalı TRT idi. Açık Radyo açıldığında haberlerinin jingle’ı Wagner’imsi bir müzikti. Otoriter bir jingle’dı yani, aynen TRT’de olduğu gibi. Orada çalışan bir arkadaşımı aradım, “Ya siz Açık Radyo’sunuz, alternatif haber veriyorsunuz, bu çok saçma. TRT’nin o monolitik devlet sesine alternatif bir sesle ortaya çıktığınızı söylüyorsunuz ama kullandığınız jingle’ın da bir dili var ve o dili bilmiyorsunuz. O müziği oraya koyarken tanımanız lazım.” dedim. O dil, “Hayır, buradaki otorite benim” diyor. Otoritenin karşısına otorite ile çıkıyorsunuz. Formatlanma işte bu. “Bu şekilde yapmamanız gerekir, kendinizi komik duruma düşürüyorsunuz” dedim. Düşündüler, anlamaya çalıştılar, ben de biraz daha anlattım, değiştirdiler. Hatta daha sonra reggae-vari bir müzik koydular. Daha sivil, daha güzel oldu.
Aynı kafa aslında AKP’nin de problemi. AKP “Ben daha açık olmak istiyorum, buradaki tıkanıklıkları açıp daha özgür bir ülke yaratmak istiyorum” diyor, ben buna inanıyorum. Niyetlerinde ben bir kötülük görmüyorum başkalarının gördüğü gibi, ama onların da formatlanmaları Kemalist olduğu için, aynı okullardan mezun olduğumuz için birdenbire faşistleşebiliyorlar. Problem burada. Bu, Türkiye’nin genel problemi.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında sanatçılar devletin memurları olarak devlet ideolojisinin yaygınlaştırıcısı, bir nevi kültür ateşesi olarak hareket ediyorlar. Bu Akademi’de yapılan birtakım deneysel sergilerle 60’lardan itibaren biraz kırılmaya çalışılıyor, ama orada da batıdan alınan stratejilerin pek de içselleştirilmeden uygulanması ve bunun adının da öncü sanat konması durumu var. Mesela Ecevit’in “güncel sanat” terimini ortaya atması bile sanatın içindeki devlet eline işaret ediyor. Vasıf Kortun bir yazısında orta sınıfın da oluşmasıyla beraber sanatın yayalaşmasından bahseder. Bense buna pek katılamıyorum, şu anda İstanbul’daki kurumlar ve bu kurumları takip eden izleyicinin pek de sokaktan geçen her türlü insan olduğu görüşünde değilim.
Ben ikisinin arasındayım. Vasıf’ın o konudaki tahlili çok doğru. Ama mesela İstanbul Modern’e gidenler dediğimiz zaman çok eklektik bir gruptan bahsediyoruz. İstanbul Modern’e “Oraya gitmemiz gerekir” diyerek gidenler de var, hakikaten sanat görmeye gidenler de var. Ayrıca tabii İstanbul Modern’e gittiklerinde ne görüyorlar, o da eklektik bir durum. Kendi içerisinde çok tutarlı bir sergi politikası yok; bazen enteresan sergiler olabiliyor, bazen de bir şirket gibi çalışabiliyor. Orada bir kimlik sorunu olduğu çok açık.
Onun karşısında SALT gibi yerlerse kesinlikle yaya olamıyor, ama öğrenci ya da orta sınıf kesmi çekebiliyor. SALT’ın da sokakla entegre olduğunu söyleyemeyiz. Arter de aynı şekilde. İstiklal’de oldukları için birçok insan belki girip dolaşıyor ama kendimizi kandırmayalım. O yapıları İstiklal’den çıkardığınız an -bu Karaköy bile olsa- birdenbire inanılmaz bir düşüş yaşanacağını göreceğiz. Ama buna rağmen artık insanlar evlerinden sanat görmek üzere çıkıyorlar, gidiyorlar ve katılıyorlar.
‘Sılsel’e geri dönecek olursak, ‘Sılsel’e insanlar evlerinden kalkıp sanata katılalım diye mi geldiler, yoksa politik nedenlerden dolayı mı geldiler? Bence politik nedenlerden dolayı geldiler. Ama bunda bir yanlışlık yok.
Benim başka merak ettiğim bir konu da projeye katılım için bir ön çalışma yapıldı mı İKSV ile beraber? Gruplar davet edildi mi? Ben bazı sılselleri incelediğimde değişik sivil toplum kuruluşlarının imzalarını, logolarını gördüm. Onlar kendi istekleriyle mi geldiler, yoksa bu tür gruplar davet üzerine mi katıldılar projeye?
Şöyle oldu: Bunu bir çeşit tabandan gelen hareket (grassroots organization) gibi yapmamız gerektiği için, insanlara sadece reklamlarla, ilanlarla ve sosyal medyayla değil, onlara ulaşabileceğimiz mecralardan birisi olarak sivil toplum örgütleri aracılığıyla haber verdik. Bazılarında insanlar bu duyurular sayesinde geldiler, bazılarındaysa en beklenmeyecek organizasyonlar tek bir adam gönderip oraya logolarını koydular. Çok korkunç tabii bu formatlanmamız, 80 yıllık bir durum. Herkesten de yaratıcı olmalarını bekleyemeyiz tabii. O yüzden sanatçıların görevi bu ülkede çok önemli.
Peki davet edeceğiniz ya da haber vereceğiniz yerleri nasıl seçtiniz?
Herkese haber verildi. Ne kadar varsa hepsine. Politik yelpaze, yaş, aktivite olarak baktığımızda sivil toplum kuruluşlarının hepsine haber verdik. İKSV hakikaten büyük bir çalışma yaptı. Politik partilere de haber verildi.
Hiç beklemediğiniz ya da çok aklınızda kalan bir sılsel çıktı mı?
İnsanların kombinezonlarını, çamaşırlarını asıyor olmaları hoşuma gitti. Hem komik, hem de güzel. Çünkü benim bakışım özeli kamuya sunma ve onu kırma üzerine. Bizim toplumumuzda kamu ve mahrem durumlar halen çok güçlü. Bunların kırılması, bu medeni cesaret çok hoşuma gitti. Onun dışında estetik olarak çok güzel şeyler geldi. Yurtdışından da sılseller geldi. Hapishanelerden gelen işler oldu, çok anlamlı mektuplar geldi. İnsanların form olarak özgürce davranmaları hoşuma gitti. Herkes eline bir kalem alacak, monoton bir şekilde mektuplar yazacak diye korkuyordum, ama hayır. Resmederek, işleyerek, keserek, üzerine fotoğraf dikerek, mektup dikerek katıldılar. Kitsch olmasından korkuyordum mesela. Ama olayın kendisinde de bir kamusal kitsch durumu var. Dilek ağacı durumu zaten var.
Benim aklıma ilk Yoko Ono geldi projenin bültenini okuduğumda. Kamunun katılımını davet eden işlerde el emeği göz nuru estetiği var ve bu estetik bazen işin cazibesini yok eden bir şey olabiliyor. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
‘Sılsel’i şu kurtardı: plastik su şişesini bile yan yana koyduğunuzda tekrardan doğan bir estetik algı olur ve bu genelde pozitiftir. Tekrarlayan şeyi güzel görmeye yönelik bir algı var bütün kültürlerde. ‘Sılsel’e tek tek baktığınızda bence hepsi kitsch. Kitsch olmak da zorunda ve o kadar çok sayıdalar ki, çok iyi bir şey de aralarında kaybolur. Ama renklerin tekrarından birdenbire güzelleşiyor.
Bir de bir grid sistemi var. Aslında ‘Sılsel’in kullandığı iki tane minimalist taktik var; biri grid, diğeri de seri.
Grid benim için çok önemli, özellikle benim buna takmışlığım var. Biliyorsunuz, son İstanbul Bienali’nde de grid ve bu grid içerisindeki özgürlük oynamaları çok önemliydi. Grid, format veya çerçevenin geri dönüştürülüp yeniden kullanımı, sorgulanması bienalde çok önemliydi. O zamandan beri bu grid meselesi benim kafama yerleşti. Cevdet Erek’in de bununla ilgili bir işi bienalde vardı. İşin lojistik ve pratik bir yanı da vardı, binayı hiçbir şekilde bozamazdık. Onun için dışarıya bir strüktür koyup havada üç boyutlu bir grid oluşturduk ve bu strüktür içerisine anarşik ve kaotik, kontrolümüzün dışındaki bir şeyi oturttuk. Lego hem özgürdür hem de hiç özgür değildir, bu da biraz lego gibi. 45 cm dışında hiçbir sınırlama yok, ama o grid içerisinde ancak varolabiliyor. Ben bir taraftan da disipline inanan bir insanım. O estetik disiplin mutlaka gerekiyor. Hem tekrar hem de dediğiniz gibi o grid, işi bir arada tutuyor ve yeterli de oluyor.
Sonra bir de tek iskemle dokunuşu var tabii... Orada benim vurgulamak istediğim aslında her zaman bireydi.
Ben de buna değinmek istiyordum. Bir kişinin bir grup adına katılmasından ve oradaki garip dinamikten bahsettik. Orada tek bir sandalye var. Aynı zamanda bu proje Tiyatro Festivali’nin bir parçası. Burada ‘Sılsel’ ile video portreleriniz arasında bir ilişki kurabiliyorum, bireyin kendini sahnelemesi üzerinden baktığımda teatral bir performans olarak görebiliyorum.
Ben sinemadan geldiğim için, benim sevdiğim sanat hep biriken ve tekrarlayan birşey. Çünkü ben onları hep kare olarak görüyorum. Bir sergide fotoğrafları yan yana dizdiğiniz zaman ben onu hep bir anlatım, bir hikaye olarak algılıyorum. Orada kendime göre bir hikaye yaratıyorum ya da onun anlatmak istediği hikayenin içine dalıyorum, varsa... Şimdi ‘Sılsel’de bir kurdele var, yani bir sinema şeridi var ve bu sinema şeridinin üzerine yazılmış hikayeler var. Aslında orada bir senaryo yazılıyor, film şeridi olarak da bakabiliriz ‘Sılsel’e.
‘Sılsel’ bittikten sonra ne oluyor? Yani, Rum Okulu’ndaki yerleştirme kaldırıldığında ortaya ne çıkıyor?
‘Sılsel’in İstanbul katılımından kesitler alındı. Ama bu burada bitmeyecek, gezecek ve daha da büyüyecek. Niyetimiz o. Sadece Türkiye’de değil dünyada. İlk başta Türkiye’de oluşsun, Türkiye’yi biraz daha eşit şekilde göstersin istiyorum. Ondan sonra Türkiye çevresinde, belki daha da uzaklarda dolaşsın istiyorum üzerine eklenerek. Ama çok da pratik olmazsa bu, olimpik meşale gibi de yapabiliriz, bilemiyorum. Bu bir ‘happening’. Performatif heykel diyorum ama aynı zamanda bir happening olduğunu da düşünebiliriz bunun.
Bu kumaş şeridi ya da film şeridi bir belge olarak mı geride kalıyor?
Saklayacağız. Bir yerde sonsuza kadar gelişmesi de çok güzel olmaz mıydı? Bir yerde dursa, bir müze diyelim, eklenerek devam etse. Ya da işlevini bitirdiği vakit bir müzeye kaldırılır diye düşünüyorum.
Müze biraz derin dondurucu gibi böyle şeylerin saklandığı...
Ben derin dondurucuda olmasını çok istemem ama bir yandan pratik tarafları da var bu işin. Ses değil, video değil. Bir fizikselliği, ağırlığı, hacmi var. Bilmiyorum ne olacak, önemli de değil.
Bu yeni ‘fiction [...]’ serisinden de ben bahsetmek istiyorum. Obje üretmeye, fiziksel birşeyler yaratmaya başladınız. Bunlar biraz daha şiirsel işler, daha geleneksel anlamda sanata benzeyen işler.
Evet, şöyle söyleyeyim: Keşke Türkiye’de küratörler de sanatçılar kadar özgür olsalar, kafaları özgür olsa. Maalesef her modelin yurtdışından gelip buraya uyarlanması gibi, Türkiye’de hâlâ Rosa Martinez küratörlük ekolü devam ediyor. Ve maalesef, benim varlığıma rağmen -ki benim artık dünyada daha fazla gidebileceğim bir nokta yok- hâlâ bir aşağılık kompleksi var. Yeni, yurtdışından gelen ama Türkiye’ye de eşit mesafeden bakan, Türkiye’yi üçüncü sınıf görmeyen genç küratörlere ihtiyacımız var. Ben artık onlarla çalışmak istiyorum çünkü sıkıldım. Kendi jenerasyonumu eğitmekten bana sıkıntı geldi. Bazıları çok yakın arkadaşlarım, bunu onlara da söylüyorum. Kimse kusura bakmasın ama hepimiz hayatta kendimizi yaratmakla yükümlüyüz.
Bu dünyadan ben sıkıldım. Elimi ayağımı çekiyorum sanat dünyasından. ‘Sılsel’ benim için çok uzun süre saklayacağım bir sessizliğin başlangıcı olacak. Onun için çok mutluyum, ‘Sılsel’in yarın kapanmasıyla benim sanat hayatım bu alanda bitiyor. Teoman’ın rock’ı bırakması ya da Fazıl Say’ın iki ayda bir Türkiye’yi terketmesi gibi söylemiyorum bunu. Hakikaten bitirmek istiyorum çünkü yaptığım ilk iş bile hâlâ gösteriliyor. Önemli bir kompleksi kırdığımı, Türkiye’den birisinin çıkıp uluslararası bir isim olabileceğini gösterdiğimi düşünüyorum. Türkiye’de son on yılda sanat dünyasındaki gelişmelere çok önemli bir katkı sağlamış ve çok önemli bir dinamo vazifesi görmüş olduğumu düşünüyorum. Bunun için de kendimle gurur duyuyorum. Tabii ki tek başıma yapamazdım, bütün bunları bu sıkıldım dediğim insanlar sayesinde yaptım. Ama sanatçı olarak, insan olarak kendinizi yarattığınız zaman bir taraftan da bir kabuk, bir konsept üretiyorsunuz. Ben hep kendi yarattığım kabukları kırmak durumundayım ve kabuğu kırıp, başka bir civcive dönüşüp, başka bir yerlere gitmem gerekiyor. Yoksa hep aynı kalırım; bu da benim yapımda yok. O yüzden şimdi bu durumu böyle bırakıp ‘Mezopotamya Dramaturjileri’ serisini de bir şekilde bitirmek istiyorum. Geri geldiğimde ‘fiction [...]’ üzerinden geri geleceğim. Bu, sizin dediğiniz gibi objeler üzerinden varolan sanat değil aslında. Bunun birkaç tohumunu attım en son bienalde. Bunu yapmış olduğum için kendimle ve bienalle de gurur duyuyorum. Ama 3-4 yıl beklemeye ve düşünmeye ihtiyacım var.
Ben videolarımı yaptığım zaman varolanı devam ettirmedim, öyle yapsaydım batıyı taklit eden bir sanatçı olurdum. Ben video art tanımını değiştirdim ve şimdi benim taklitlerim var dünyada. Aynı şeyi sizin obje dediğiniz şeyde de yapacağımı düşünüyorum ve buna hazırlanıyorum. Objem sadece ve sadece kendim olacağım. Kameram sadece ve sadece bana bakacak, içinde filmsel işlerim de olacak. Etkilendiğim, sevdiğim sanatçılar var. Onlardan öğrendiklerimi alıp ilerleteceğim, onlarla devam edeceğim.
Ama benim en büyük aşkım sinema. Sinema ile başladım. 50 yaşına da geldim. Olgun hissediyorum kendimi sinemaya geri dönmek için. Bir şekilde ‘Sılsel’le, son yapmış olduğum sergilerle Türkiye’de sanatın önünü açtığımı düşünüyorum. Bugün bir Cevdet Erek, Füsun Onur Documenta’ya katılıyorlar. Berlin Bienali, Venedik Bienali bunlar tabu değil. Aynen Cannes film festivalinin tabu olmaması gibi. Bu tabuların kırılmasında önemli bir rol oynadım, şimdi biraz geri çekiliyorum.
Merakla bekleyeceğiz o zaman.
Art Unlimited için, Temmuz 2012’de yapılan söyleşi. Kutluğ Ataman’ın Sılsel projesi 12–30 Mayıs 2012 tarihlerinde İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gerçekleşti.