Video sanatçısı Ali Kazma 2010 yılı Nam June Paik Ödülü’ne aday gösterildi. Adaylar listesinde Türkiye’den Ali Kazma’nın yanısıra Japonya’dan Daito Manabe (Tokyo) ve and Ei Wada a.k.a. Crab Feet, Berlin’den Hajnal Németh, Budapeşte’den Eike, Brezilya’dan sanatçı grubu Chelpa Ferro (Sao Paolo), Rosa Barba (Berlin-Amsterdam) ve Norveç’ten Ignas Krunglevicius (Oslo) yer alıyor. Solange Farkas, Udo Kittelmann, Antoni Muntadas, Miklós Peternák ve Yukiko Shikata’dan oluşan jürinin seçtiği sanatçılar Eylül ayının sonunda Düseldorf’taki Kunststiftung NRW’de düzenlenecek olan sergiye 2008 yılında aynı ödülü kazanan Adriane Wachholz ve Thorsten Hallscheidt ile beraber katılacaklar.
Nam June Paik Ödülü’nden bahsederek başlayalım mı?
Tabii, anlatayım ben sana kısaca hikayesini. İspanyol sanatçı Antoni Muntadas bu ödüle sanatçıları aday gösteren insanlardan biri. İstanbul’a geldiğinde benim Yapı Kredi’deki sergimi gezmiş, orada işlerimle ilgilenmiş, daha sonra katalogdaki metnin Emre (Baykal) tarafından yazıldığını görmüş ve onunla konuşmuş. İşlerimin geçmişini biraz araştırmış, sergide olmayan işlerime bakmış. Daha sonra beni oradaki komiteye önermiş bu ödül için, komite de uygun görmüş. Rosa Barba’yı da Muntadas önermiş. Ben daha önce Muntadas ile tanışmamıştım, sonrasında e-mail üzerinden tanıştık. Sergi Eylül sonunda açılıyor Düseldorf’ta. Beş tane iş göstereceğim, gene yere göre yerleştireceğim, projeksiyon olarak, daha yeni işlerden gösteririm herhalde. Taxidermist’i gösteririm herhalde, Almanya’da çekildiği için yerel bir bağlantı olur. 30 Eylül’de de bütün sanatçılarla beraber bir tören olacak.
Cuisine’den bahsedebiliyor muyuz? En son işin?
Tabii, tabii. O yeni bitti, Temmuz başıydı galiba. Fransa’da gösterildi. İlk olarak da bir arkeoloji müzesinde gösterildi, Bibracte en Bourgogne. Çok ilginç bir proje oldu benim için esasında, burası çok büyük ve güzel bir arkeoloji müzesi, dört işim gösteriliyor orada şu anda. Her sene bir güncel sanatçıyla çalışıyorlar ve yeni bir işin üretilmesini sağlıyorlar. Teklif ilk geldiğinde herhalde olmaz diye düşündüm, ama zaten Fransa’daydım başka birşey için. Sonra gittim oraya ve müzeye bayıldım. 2000 senelik bir sit alanının yanında müze ve oradan devamlı tabak-çanaklar çıkıyor ya da aletler.
Aslında çok mantıklı senin işlerinin böyle bir yerde gösterilmesi.
Zaten onlar da bu nedenle seçmişler. Görünce ben de harika olur diye düşündüm ve hemen kabul ettim. Mesela 2000 senelik çanak çömleklerin yanında Alev Ebüzziya’nın olduğu Studio Ceramist’i gösteriyoruz. Household Goods da orada acaip iyi oldu tabii. Onlarla yeni bir iş yapmak da söz konusu oldu, ben de uzun zamandır yemek üzerine birşey yapmak istiyordum. Bu bölge yemek kültürüyle de çok ünlü zaten, Dijon’a yakın. Çok iyi bir restauranta götürdüler beni. Oradaki şefle de çok iyi anlaştık, bu lokanta üç ayrı şef zamanında üç Michelin yıldızı almış tek yer galiba dünyada, çok tarihi de olan bir yer, bu da hoşuma gitti. Orada bir hafta kalıp her gün mutfakta güzel yemekler yiyip güzel çekimler yaptım. İşte Cuisine bu.
O zaman bu noktada genel olarak Obstructions serisine geçebiliriz belki. Emre Baykal senin de daha önce bahsettiğin katalog yazısında bu serinin çıkış noktasının 2005’te Karaköy’deki Yaya Sergileri’nden çıktığını söylüyor. Orada sen her gün çekim yapıp, aynı gün içinde montajlamış ve akşamında da o günün videosu gösterilmişti, sanırım daha sonra da serginin sonunda bütün günler birbirine eklenerek başka bir şekilde gösterilmişti.
Hatta şöyleydi, her gün bir tane yapıyorum, sonra Pazar günleri tüm o haftayı kapsayan altı videoyu peşpeşe gösteriyordum. En sonunda da hepsini alıp biraz sırasını değiştirip yeni bir montaj yaptım. Esasında biraz daha geri gidebiliriz. Emre’nin dediği doğru ama aslında bir belgesel olarak başka bir formatta da gösterilen What Remains’e kadar gidebiliriz. Onda, o zaman beraber çalıştığım Tolga Yüce ile bir sene Galatasaray ile dolaştık. Dolayısıyla bir süreci uzun bir süre takip ettiğim ilk proje, Obstructions serisinin başlangıcı olamaz ama altında birşey var. Sürecin parçası olmak ve sanki eline bir “her yere girebilirsin kartı var” gibi olması çok hoşuma gitti. O sırada aklımda birşey canlandı, çok merak ettiğim, çok görmek istediğim, öğrenmek ve hissetmek istediğim süreçlere bu şekilde girebildiğimi anladım. Ama böyle büyük bir proje, sponsorlar ve ekip olunca kontrolü tamamen elinde tutman imkansız. Herkesin farklı beklentileri olması, ticari birşey olması ve buna bağlı olarak kendinden ödün veriyorsun, bu kısmı hoşuma gitmedi. 2005’te de yaşadığın yerin dokusunu, üretimini, insanların nasıl bir hayat yarattıklarını belgelemek ve esasında kendime disiplin kazandırmak istedim. Bir ay boyunca o dokunun bir parçası olmak ve sadece yapmak istediğim birşeye odaklanmak istedim. Böyle bir başlangıç oldu ve o sırada gazete çıkarmak ya da eskiz yapmak gibi mükemmel birşey yapmak zorunda olmadan çalışmak da özgürleştirici birşeydi. O gözle o mahalleyi dolaşmak çok güzel birşeydi, mesela aşağıdaki tershane çok özel bir yer, geceleri oralarda kaldım, başka türlü yaşadım olduğum yeri. Ondan sonra mesela ilk “Beyin Cerrahı”nı yaptım, orada da süreç tam bir gündü. Ondan sonra bu Today zamanında tanıştığım saat tamircisini çekerken bile bunu daha uzun birşey yapmalıyım demiştim. Daha sonra hemen ona, Recep Gürgen’e gittim [Clock Master, 2006]. Daha sonra tershaneden ağır sanayi fikri, Rolling Mills oradan çıktı. Today projesinde kasap da var mesela, o da daha sonra Slaughterhouse [2007] oldu. Ya da yoga vardı, o danslar oldu. (Dance Company ve Dancer, ikisi de 2009] İyice içine girip, o insanlar ne yapıyor, nasıl yapıyor, bunu görmek, anlamak, hissetmek ve onu da bir süzgeçten geçirip en saf haline getirmeye çalışıyorum biraz.
Çok doğalmış gibi gözüküyor senin videoların aslında izlendiğinde. Doğrudan gitmişsin, orada çalışan birisini videoya çekmişsin ama montajlamışsın gibi. Ama aslında yaptığın bir sürü seçim var. Çok tarafsız kalmaya ve müdahalede bulunmamaya çalışıyorsun ama bir yandan da tam bir belgesel yaklaşımı değil sanki videolarındaki yaklaşım. Arada bir yerdesin…
Esasında belgesel bence. Bill Viola’nın The Passing işine bir şekilde belgesel diyebiliriz bence. Belgeselin uzak, marjinal bir mahallesine düşüyor herhalde benim yaptığım.
Bir taraftan da senin videolarında inanılmaz bir estetik yan da var.
Ben 90lardan beri fotoğrafla haşır neşirim, onun dışında New York’ta film kamerasıyla çok haşır neşir oldum, görüntü yönetmeni olarak bir süre bağımsız projelerde çalıştım ve o kadar çok çekim yaptım ki video ve filmle çok zaman geçirdim. Artık bir yere girdiğim zaman oranın ışık ve mimarisinde nasıl çekersem doğru olacak hissedebiliyorum artık. Bir de güzel imajlara oldum olası çekilmişimdir. Bazı imajlar bana kendi içinde tamamlanmış hissi veriyor. Özellikle videonun nefes aldığı yerlerde daha dengeli, renk ve kompozisyon olarak insanı bir an için sakinleştirecek imgeleri kullanmak gerekli, çünkü hareket, değişim şiddet zaten içine çekiyor insanı, ama videoda hep bununla devam edemezsin, dinlenmen, olanları özümsemen lazım. Dinlenme anlarında estetik olarak kendi içinde bütün ve tutarlı şeyler kullandığın zaman videonun içinde kalıyorsun, video su kaçırmıyor yani.
O zaman burdan montaja geçelim. Montaj çok yoğun bir emek gerektiriyor ve sen bunu tamamen kendin yapıyorsun. Senin üretim sürecin. Videoların hep başkalarının üretim sürecini açığa çıkarmak üzerine. İlk defa Kazım Taşkent’teki sergide kendi zaman kodu notlarını da gösteren bir duvar vardı. Orada ilk defa kendi üretim sürecini de biraz daha görünür kıldın. Bu tür kendine / kendi yaptığına dönüp bakma anlarını sergilere dahil etmeye yeni başladın…
Bu zaman kodlarını dahil etmek biraz şımarıklık gibi görülebilir, kendi sürecini diğer gösterdiğin süreçlere dahil etmek. Bu seri 5-6 yıldır devam birşey. Benim en hoşuma gitmeyen tepki “e bunu yaptın artık bu seri artık bitti, artık yeni birşey yap” yaklaşımı. Sanat dünyası hep bir sürpriz istiyor gibi şeyler geliyor. En başından beri bütün yaptığım işlerin çalışma notlarını tutuyorum, bittikten sonra sayfalarca rakamlara notlara, oklara, çizgilere bakmak ilginç bir tecrübe oluyor benim için de. O ilişki kurabilen insanlar için mekan da uygundu, girer girmez o duvarı görüp karşısında videoları görmek filan.. Bana bunun için iyi bir yer ve iyi bir zaman gibi geldi. Dediğin gibi benim kendi sürecimin de esasında bir süreç olduğunu ve burada başka birşeyler de olduğunu anlamak için bir ipucu.
Formal olarak da duvar videolarla ilişki halindeydi.
Videolarla aynı orandaydı zaten.
Hem o hem de videolarındaki motifler gibi o duvardaki çizgiler de bir görsel motif oluşturuyordu.
Evet. İstersen biraz da ne çektiğimi nasıl seçtiğimden bahsedelim. İnsanın etrafında gördüğü şeyleri dönüştürme, alıp başka birşey haline getirme, hiç olmayan birşeyi yaratma, farklı kombinasyonlarla birleştirme ve bu birleştirdiğin şeyler tabii bize üzerinde yaşadığın dünya hakkında müthiş ipuçları veriyor. Her malzeme esasında varolduğu dünya hakkında müthiş şeyler barındırıyor içinde biraz geriye doğru düşündüğün zaman. Ben de, bugün üzerinde yaşadığım içine doğduğum bu zaman, tarihsellik içinde tekrar tekrar üretilen ve tekrar tekrar yapılan bu ideolojik ve materyal dünyanın nasıl bir yer olduğunu araştırıyorum ve bu üretimi belgelerken bu dünyanın kendini de belgelemeye çalışıyorum. Benim için işleri seçerken önemli kıstas şu: her alandan (üretim, sanat, zanaat, sanat ile zanaat arasında duran spor olabilir) ikonik –kendini ve kendine benzeyen durumları da temsil edebilecek bir süreç bulup onunla ilgili bir iş yapıyorum. Bu işleri gösterirken işlerin birbirleriyle ilişki kurmasını önemsiyorum. Bu kurdukları diyaloglarda birbirlerini bazen olumlamalarını, bazen birbirleriyle tamamen çelişmelerini, bazen işler birbirine çok paralel giderken birden ayrılmalarını, yani böylece dünyanın bütün karmaşıklığını barındırmalarını amaçlıyorum. Endüstri, zanaat bunlar benim için çok önemli, mesela bir rafineri, bir araba fabrikası, silah üretimi, bu tür izin alması zor ama çok yapmak istediğim projeler var. Dolayısıyla insanın farklı kapasitelerini gösterişlerini çekmek istiyorum. Şimdi ama mesela danstan neden iki tane var diyeceksin…
Bence sanat kısmına kesin bir torpil geçiyorsun zaten..
Evet, o da var, ama mesela dansta beni en çok çeken şey bir zanaatte ya da üretimdeki obje-süje ilişkisinin burada komplikeleşmesi. Özne ve nesne ilişkisi tamamen kendi içinde, diğer bütün ilişkileri tekrar düşünmene neden oluyor. Zanaat genelde dünyamıza stabilite veren şeyleri üretir. Bunlar bize dünyanın sabit bir yer gibi gözükmesini sağlayan şeyler ve bu stabilite sayesinde kendimizi, ailemizi, çevremizi inşa edebiliyoruz. O yüzden zanaat üzerine Richard Sennett’in olsun Hannah Arendt’in kitaplarında olsun hep bu özelliği öne çıkarılır. Cuisine de mesela bence bu yüzden hem projeye çok uyuyor hem de biraz daha karmaşık bir hale getiriyor, bazı şeylerin kolayca tanımlanmasını zorlaştırıyor. Dansta da bu bahsettiğim şey beni hala çok zorluyor.
Bir de şimdi bir ressamla çalıştın sanırım en son. Onun çekimleri bitti mi?
Evet, evet, bu hafta montaj üzerinde çalışmaya başlıyorum aslında. Gene Fransız, ressam Jacques Coulais. Jacques çocuk felci geçirmiş ve parmağını kullanabiliyor, bütün yüz kaslarını kullanabiliyor ama vücudunun geri kalanı paralize. Çok özel bir arabası var, elini kullanarak kumanda ediyor. Bana ilk önerdiklerinde kuşkulu yaklaşmıştım, bu biraz fazla dramatik olur diye düşündüm ama sonra dedim ki böyle düşünmek de kötü, gidip görebilirim. Yaptığı bir performansa gittim ve inanılmaz hoşuma gitti. Ciddi bir takım olayı, iki asistanı var, boyaların karışması, kanvasın hazırlanması gibi. İkiye iki bir kanvas koyuyor yere boya döktürüyor, sonra tekerleğiyle boyanın üzerinden geçerek yollar yapıyor. Ayrıca hiç anlamam resimden ama resimleri de hoşuma gitti. Jacques’in kendisini de çok sevdim ve son olarak performansın kendisi çok hoşuma gitti çünkü kutsal birşeyin içindeymiş gibi hissediyorsun. Performansı seyredenler oluyor, birşey üretiliyor. Zor koşullarda birşey üretiliyor. İnsanlar seyrediyorlar ve çıt çıkmıyor. Adamın yapacağı hiçbir hareket geri alınabilecek birşey değil. Çok zor ve yorucu birşey yapıyor. Onun için hareketlerinde müthiş bir ekonomi var. Her hareketi çok düşünmesi lazım, bizim çok kolay yapacağımız bir şeyi çok önceden planlayarak yapması gerektiği için de neyi neden yaptığını iyi düşünmesi lazım. Tam da bu sıralarda dans işleri yapıyordum, ikisi bana çok benzer geldi. Birinde güç, eğitim, acıya dayanıklılık bakımından müthiş gelişmiş bir vücut, bir yanda da Jacques. Bu ikisi sanki aynı hikayenin iki noktası gibi geldi bana. Özellikle Jacques ile İrlandalı dansçıyı karşılıklı göstermeyi çok istiyorum.
Benim sorularım şimdilik bu kadar, senin eklemek istediğin birşey var mı?
Benim için önemli olan August Sander’in bütün Almanya’daki bütün yaşayanları ve o arketipleri fotoğraflayıp bir bütünlük oluşturması gibi, Diderot’un ansiklopedisi gibi bir projeye başlamış gibi hissediyorum kendimi. Bütün günümüzde varolan ve farklı kapasitelerin kullanıldığı insan aktivitelerini toplamak istiyorum. Tanas’ta Obstructions serisinden 8 tanesini gösterdim. Espace Croisé’de dokuz tanesini gösterdim, bir gün mesela yirmi tanesini bir mekanda görmek benim için de çok heyecanlı olur, çünkü proje sırasında içine girip kendim de görmek isterim.
2010 yılında yapılan söyleşi. Ali Kazma o yıl Nam June Paik Ödülü’ne aday gösterilmişti.